Kürt gerçeği sorunsalında Türk-Empati ilişkisi
Türklerden tam anlamıyla Kürtlerin gerçeklerinin ne olduğu anlayanların verdikleri ilk ve en belirgin tepki; "Bilmiyorduk, böyle anlatılmamıştı' ya da "bu açıdan bakmamıştık' oluyor.
Peki, nedir böyle anlaşılmayan ve anlatılmayan. Nedir bu devletin kitaplarında, belgelerinde yok sayılan, Türk medyası ve kamuoyunda görmezden gelinen, inkâr edilen yok sayılan gerçek.
Bu sorunu anlamayanların kaçı kaç kez oturup düşündü. Kaçı kaç kere ve ne düzeyde empati yaptı, nedir bu Kürtlerin derdi diye. Neden sadece söylenenlere inanıldı? Düşünmek bu kadar zor muydu?
Kürt coğrafyasında bilindik acıları çeken ve onu kâh kardeş kâh dış mihrakların piyonu olarak gören komşu ve gerçekten binyıldan fazladır birlikte yaşamış olduğu komşu halkına, bu anlaşılmaz tahakkümün şemsiyesinde politik hesaplardan uzak bir duygusallıkla, en tabi biçimde şu soruyu soruyor; "Hiç kendini Kürtlerin yerine koyup düşünmedin mi!' diyor.
Ve bu soruları hala kendine sormayan milyonlara; "Sana soruyorum, sen ki dünyaya bedelsin bu dediklerimi mutlaka anlayacaksındır. Yüzyıllardır konuştuğun, sana ait tüm yaşamsal, tarihsel ve kültürel kodlarını içinde barındıran yegâne varlığın, dilin yasaklanırsa ve okullarında Türkçe eğitime izin verilmezse, yüzyıllardır yaşadığın toprakların ismi değiştirilse ve sana "ya burayı böyle, bizim istediğimiz gibi, bizim kontrolümüzde, bizim kültürümüzle, dilimizle kabul edersin ya da terk et!' denilirse, sen ne yapardın."
"Sana her gün "biz bin yıllardır kardeş yaşadık, etle tırnak gibiyiz, kız alıp vermişiz' diyen birileri kendilerine hak gördükleri kendi dillerinde eğitim, yayın-medya, kültürel ve milli, bireysel ve kurumsal tüm üretimleri sana yasaklardı, ne yapardın. Türk olduğun için aşağılansan, yok yere potansiyel suçlu olarak görülsen, mesnetsiz dizilere çarpıtılarak, küçük düşürülerek konu olsan, yüzlerce şarkın başka dile çevrilse buna karşın kendi müziğin bile yasaklansa, çocuğun gittiği okulda anlamadığı bir dille "eğitim' alırken yaşadığı ve hayatının sonuna kadar yaşayacağı hiçleşme ve travmaları yaşasa, ya da hiç dilini bilmeden büyüse ve hayatı boyunca bunun eksikliğinin verdiği acı ile yaşasa, hayatın sürgünlerde geçse ya da bir gece daha sonra yakılacak olan köyüne baskın yapılıp baban ve amcaların bilinmeyen bir yere götürülse ve bir daha haber alamazsan ve bir gün onların bir kuyuda asit içine atılarak öldürüldüğünü öğrensen ne yapardın… Ne düşünürdün?!' diye haykırıyor!
Kürt kardeşin diyor ki;'Xwe bixe li şûna min û bifikire!'
özgüvenim yoksa saldırırım
çevrenize bir bakın, en saldırgan, durumları çarpıtma ve abartmaya meyilli, subjektif ve tahammülsüz kişiler özgüvensiz ve bencil insanlardır. Kendi özgüvensizlikleri su üstüne çıkmasın diye tozu dumana dağıtırlar. Birey ve toplum birbirinin yansımasıdır. özgüvensizlik doğal olarak empati yapamamayı doğurur. Bu Türk ve Kürt toplumunun özellikle son 100 yıllık ilişkisine de damgasını vuran bir çözümsüzlük şifresidir.
Kürtler ve Türkler, Mezopotamya'nın ve Anadolu'nun bu iki kadim halkı savaşların ardından akıp giden yüzyıllardan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve siyasal mirası üzerine; kendi tarihlerinde yeni bir dönem başlattılar. Savaş bitti ve Kürtler dışlanarak yeni bir ulus-devlet inşasıyla birlikte, yeni bir cumhuriyet kuruldu.
Cumhuriyet kurulur kurulmaz "Kürt" ve "Kürdistan" adlarının yasaklanarak "Dağlı Türkler" ve "Şark-Doğu" isimleri kullanılmaya başlandı. Bu resmi tezde Kürtler ve Kürtçenin inkârının da başlangıcı olmuştu.
Türk Ulusal Devleti başta okullar olmak üzere halka açık yerlerde ve resmi kurumlarda başlayan Kürtçe yasağının uygulanamadığı bölgelere, devlet özel memurlar tayin etmişti. Kent pazarlarına mal taşıyan ve Kürtçeden başka dil bilmeyen köylülere ise cezai müeyyideler dayatıldı. Kürtçe üzerindeki yasak bu şekilde devam ederken, 1935'te kabul edilen "Güneş-Dil Teorisi" ile Türklerin eski anavatanları olan Orta Asya'nın insan uygarlığının beşiği, Türkçenin de bütün dillerin anası olduğu ileri sürüldü. Bu teze göre "bilindiği gibi' Kürtler, erişilmesi güç dağlardaki tecritleri nedeniyle ve Farsların etkisinde kalarak kendi anadilini unutmuş olan Turan kökenli bir aşiretti.
Türkiye'de Kürt halkını eritme projesinin temel halkasını meşrulaştırma dayanağı olan bu zihniyetin ve çürük teorilerin yarattığı düşünsel bulanıklık ve tutulma eşliğinde Kürtçe okullarda, resmi dairelerde, medyada yaşamın her alanında hatta ev içinde bile yasaklanmış ve Türkçe "tek" dil olarak dayatıldı. öldürmekle bitirilmeyecek, tehciri mümkün olmayan bir halkı ebediyen susturmanın tek yolu dilini yok etmekti ve bu projenin omurgasıydı.
Varlığı bu projenin sürmesi ve sonuçlanması üzerine kurulu sistemin Kürt'ü nasıl yok etmeye çalıştığı ayrıntılarıyla uzun uzadıya yıllarca anlatılabilir, anlatılıyor, bilinmekte, belgeler ve tanıklarla aralıksız ve geniş bir biçimde incelenmekte, deşifre edilmekte ve irdelenmektedir.
Burada temel mesele yönetim zümresi dışında kalan Türk toplumunun 85 yıldır gelişmelere neden empati yapmadan baktığıdır. Sorunlaştırılan Kürt gerçeği sorunsalının aşılamamasında ve Türk toplumunun pozitif açıdan insiyatif alamamasında Türk halkında yer eden özgüvensizlik sorununun da payı olduğu açıktır.
Kürt coğrafyasında dağa taşa yazılan "Türk öğün, çalış, güven" gibi sloganlar, her sabah Kürt çocuklarına (hatta Türk çocuklarına da) zorla dayatılan övündürme antları Kürt'ü asimile etme, Kürt coğrafyasının tarihsel ve kimliksel yapısını değiştirme projesinin bir yansıması olduğu kadar zihinsel izdüşümünde, temelde empati yapamama ve yüz yılı aşkın bir özgüvensizlik denklemi bulunmaktadır.
Bu eksende özgüvensizlik sorunu kaynağını da aslında çözümsüzlüğü uzun vade de çözüm olduğunu kabul eden kurucu hakim zümrenin yarattığı görülmekte. Son 20 yılda Kürt sorunsalının çözümünde çok büyük aşamalar kaydedildiği gibi özellikle son 7-8 yıl içinde Kürtler geçte olsa, tırpanlanmışta olsa bazı temel haklarına kavuştu, çok büyük psikolojik kırılma noktaları yaşandı ve geride bırakıldı.
çok şey değişti.önce Kürtlüğün bir milleti ifade etmediği, Kürtçe diye bir dil olmadığını, bunların aslında "dağlı Türkler" olduklarını ve Kürt kelimesinin de "dağda yürürken 'kart, kurt' diye çıkan seslerden" geldiği bilimsel doğruları anlatıldı. Sonra olmadı "hangi Kürtçe, bir tane değil ki" diye müthiş soruyu soruldu. Türk dilinin farklı lehçeleri övünç kaynağı sayanlar , Kürtçenin farklı lehçeleri olmasını bir aşağılama veya yetersizlik unsuru olarak göstermeye çalıştılar. Kürtçe diye bir dilin hiç olmadığını söyleyenler, "iyi ama hangisi?" demeye başladılar. çok çok geçte olsa yok edemeyeceklerini anladıkları anda bari kontrol edelim deyip hangi Kürtçe cevabını bir çırpıda verip 7/24 Kürtçe TRT 6'i açtılar.
Seçim süreci ile birlikte oportünist bir anlayışla -Kürtlerden on yıllar önce anılıp bugün geri verildiği için Kürtlerin çok sevinmesi ve minnettarlık duyması beklenen- bazı adımlar gecikmiş özürler eşliğinde daha hızlı atılmaya devam ediyor, edecek.
Bu evirilme ve normalleşme durumu özgüvensizlik ve empati yapamama sorununun da, konsantrasyon eksikliği de olsa da çözülme eksenine girdiği görülüyor. çözülme sürecinde hiç kuşku yok ki sistemin kendi projelerinde ki iflası da yatıyor.
Topluma futbol, Eurovision vs. dışında öğünecek başarı sunmayan sistem, güvenilecek bir dalı kalmayan bu toplumu, uyduruk sloganlarla artık pohpohlayamamakta. Kürt sorunun çözümün de başlayan bu yeni dönem büyük oranda Kürtlerin mücadelesinin bir sonucudur ama bu pohpohlayamama durumunun Türk toplumunda ki tepkiselliğin dönüşümündeki etkisi yadsınamaz.
Kürt asimile edilmeye çalışılırken Türk'ün toplumsal yapısının temel kodları ile oynandı
Türk halkının büyük bir kısmında görülen bu empati yapamama durumu Kürt sorunun çözümünü çok sancılı ve bedelli bir hale dönüştürdüğü aşikâr. Ama empati yapmama ne yazık ki sadece Kürt gerçeğini anlamamakla sınırlı kalmamış, Türk ve kendini Türk gibi hisseden ve bu temel üzerine yetiştirilmiş Türk olmayan insanların günlük, sosyal, duygusal ve psikolojik yaşamlarına da hakim olduğu görülüyor.
Empati yapamamanın en doğal sonucu olan bencillik ve çıkarcılıkta aynı oranda Türk toplumunun insani ve ruhsal dinamiklerini derinden sarstı. Günümüz Türkiye'sinde azalma eğilimi görülse de hala insanlar çatışma, birbirini düşman görme, birbirini yeme yutma çabası içerisinde.
Türk yönetici zümresinin halkı kontrol altında tutmak ve Kürtlere karşı yürütülen haksız savaşı meşrulaştırmak için topluma empoze ettikleri empatiden uzaklaşma gerçeği; toplumsal yaşamı, günlük ilişkilerin yapısını değiştirdiği gibi aile, arkadaşlık ve duygusal ilişkilerde de bencilliği ön plana çıkartıp düşünsel ve kültürel ve ahlaki dejenerasyonu da hızlandırıyor. Buna batılı yaşam tarzını özenti biçiminde gelişen bir uygulama çabası da eklenince Türkiye'de ki siyasi amaçlarla enjekte edilen empatiden uzaklaştırma operasyonunun Türk toplumsal yaşamındaki yozlaşmanın, kültürel çürümenin hatta boşanma oranın yükselmesinin, aşk ve sevgi ilişkilerinin bencilleşerek kısırlaşıp basitleşmesine kadar etki alanın ne denli geniş olduğu gözleniyor.
Türk elitinin Kürtleri "yok etme' projesinde yapılan "hatalar' Türk toplumunun sosyal, ekonomik, sosyolojik ve hatta duygusal yaşamını kısırlaştırmış durumda. Dolayısıyla, gerçekleşen duygusal dejenerasyon toplumsal ilişkileri ve kültürel üretimin derinliğini de sekteye uğratıyor.
Kürt'e yöneltilen "silahlar' Kürtleri yok edemedikleri gibi Kürt toplumunun politize olmasını sağlarlarken Türk toplumun da ulusal ilerleyişini ve toplumsal ilişkilerinde kalıcı hasarlara yol açmışlardır. Yani Kürt'ü bitirme projesi Türk'ün de gelişimini durdurma projesi olmuştur. üstelik Kürt zarar görmüş, yara almış ama bitmemiştir. Aldığı yara ile daha öfkeli ve politize olan yeni nesil bir halkın normal ulusal bilincinin ötesinde bir birikim elde ederek gerçekleşen asimilasyonu tersine çevirme sürecini başlatmıştır.
Sonuçta Kürt'ü inkâr savaşı Türk'ün psikolojisini yıpratmış, ekonomisini bozmuş ve üretimini yavaşlatmıştır. Kürt toplumunun neler çektiği ve ne tür sonuçlarla karşı karşıya kaldığı ayrı, artık bilinen ve her gün irdelenen kaleme alınan, kayda geçen ve bugünlerde yeniden gündeme gelen Kürt cesetlerinin asitle eritildiği ölüm kuyuları gibi yeni "aydınlatılacak' olan "kefiş'ler ile zihinleri sarsamaya devam edecek bir durum.
Ama bu savaşın Türk halkına ne kadar zarar verdiği aslında Kürt'ün değil, Kürt'ü yok etmek için yapılanların ne denli Türk toplumuna zarar verdiği çok dikkate alınmıyor.
En basitinden Kürt coğrafyasında yürütülen, günümüzde sadece kendine demokratların namlular kendisine çevrilince başlattıkları bir tavşan kaç, tazı tut oyununa dönen Ergenekonlarla kısmen de olsa daha ayrıntılı deşifre olan kirli savaşın aktif alanında görev alanların, görevden sonra psikolojilerinin bozulup ve bir kısmının daha derin ruhsal patlamalar yaşayıp kendilerine ve çevrelerine zarar vermesi tesadüfî değil elbette.
Türk empati yapmaya başladığında Kürt'e yapılan haksızlık kadar aslında kendisinin de bu işten gördüğü zararın nitelik ve niceliğini de anlayacaktır. Kürt'e ait olanı Kürt'e vermemek için Türk neleri kaybetmiştir bu açığa çıkacaktır. Son 90 yıl Kürtlerin ulusal kaderini temelden sarstığı kadar Türklerinde toplumsal gelişimini o denli engellemiştir.
Kürt'ü bitirmeye harcanan enerji bu iki halkın geleceğine harcanmış olsaydı bugün sağlıklı, üretken, gelişmiş ve mutlu iki ulus bu uygarlığa kaynaklık etmiş geniş coğrafyada anlayış ve empati duyguları içinde kendi ulusal kimlikleri ve değerleriyle Dünya'yı şekillendiriyor olabilirlerdi.
Bu anlamsız tükenme, yitme ve yitirme bitsin diye daha sonra yeni yeni mezar taşlarına özür dilemek yerine artık;
Türk; empati yap, öğren ve anla!
Peki, nedir böyle anlaşılmayan ve anlatılmayan. Nedir bu devletin kitaplarında, belgelerinde yok sayılan, Türk medyası ve kamuoyunda görmezden gelinen, inkâr edilen yok sayılan gerçek.
Bu sorunu anlamayanların kaçı kaç kez oturup düşündü. Kaçı kaç kere ve ne düzeyde empati yaptı, nedir bu Kürtlerin derdi diye. Neden sadece söylenenlere inanıldı? Düşünmek bu kadar zor muydu?
Kürt coğrafyasında bilindik acıları çeken ve onu kâh kardeş kâh dış mihrakların piyonu olarak gören komşu ve gerçekten binyıldan fazladır birlikte yaşamış olduğu komşu halkına, bu anlaşılmaz tahakkümün şemsiyesinde politik hesaplardan uzak bir duygusallıkla, en tabi biçimde şu soruyu soruyor; "Hiç kendini Kürtlerin yerine koyup düşünmedin mi!' diyor.
Ve bu soruları hala kendine sormayan milyonlara; "Sana soruyorum, sen ki dünyaya bedelsin bu dediklerimi mutlaka anlayacaksındır. Yüzyıllardır konuştuğun, sana ait tüm yaşamsal, tarihsel ve kültürel kodlarını içinde barındıran yegâne varlığın, dilin yasaklanırsa ve okullarında Türkçe eğitime izin verilmezse, yüzyıllardır yaşadığın toprakların ismi değiştirilse ve sana "ya burayı böyle, bizim istediğimiz gibi, bizim kontrolümüzde, bizim kültürümüzle, dilimizle kabul edersin ya da terk et!' denilirse, sen ne yapardın."
"Sana her gün "biz bin yıllardır kardeş yaşadık, etle tırnak gibiyiz, kız alıp vermişiz' diyen birileri kendilerine hak gördükleri kendi dillerinde eğitim, yayın-medya, kültürel ve milli, bireysel ve kurumsal tüm üretimleri sana yasaklardı, ne yapardın. Türk olduğun için aşağılansan, yok yere potansiyel suçlu olarak görülsen, mesnetsiz dizilere çarpıtılarak, küçük düşürülerek konu olsan, yüzlerce şarkın başka dile çevrilse buna karşın kendi müziğin bile yasaklansa, çocuğun gittiği okulda anlamadığı bir dille "eğitim' alırken yaşadığı ve hayatının sonuna kadar yaşayacağı hiçleşme ve travmaları yaşasa, ya da hiç dilini bilmeden büyüse ve hayatı boyunca bunun eksikliğinin verdiği acı ile yaşasa, hayatın sürgünlerde geçse ya da bir gece daha sonra yakılacak olan köyüne baskın yapılıp baban ve amcaların bilinmeyen bir yere götürülse ve bir daha haber alamazsan ve bir gün onların bir kuyuda asit içine atılarak öldürüldüğünü öğrensen ne yapardın… Ne düşünürdün?!' diye haykırıyor!
Kürt kardeşin diyor ki;'Xwe bixe li şûna min û bifikire!'
özgüvenim yoksa saldırırım
çevrenize bir bakın, en saldırgan, durumları çarpıtma ve abartmaya meyilli, subjektif ve tahammülsüz kişiler özgüvensiz ve bencil insanlardır. Kendi özgüvensizlikleri su üstüne çıkmasın diye tozu dumana dağıtırlar. Birey ve toplum birbirinin yansımasıdır. özgüvensizlik doğal olarak empati yapamamayı doğurur. Bu Türk ve Kürt toplumunun özellikle son 100 yıllık ilişkisine de damgasını vuran bir çözümsüzlük şifresidir.
Kürtler ve Türkler, Mezopotamya'nın ve Anadolu'nun bu iki kadim halkı savaşların ardından akıp giden yüzyıllardan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve siyasal mirası üzerine; kendi tarihlerinde yeni bir dönem başlattılar. Savaş bitti ve Kürtler dışlanarak yeni bir ulus-devlet inşasıyla birlikte, yeni bir cumhuriyet kuruldu.
Cumhuriyet kurulur kurulmaz "Kürt" ve "Kürdistan" adlarının yasaklanarak "Dağlı Türkler" ve "Şark-Doğu" isimleri kullanılmaya başlandı. Bu resmi tezde Kürtler ve Kürtçenin inkârının da başlangıcı olmuştu.
Türk Ulusal Devleti başta okullar olmak üzere halka açık yerlerde ve resmi kurumlarda başlayan Kürtçe yasağının uygulanamadığı bölgelere, devlet özel memurlar tayin etmişti. Kent pazarlarına mal taşıyan ve Kürtçeden başka dil bilmeyen köylülere ise cezai müeyyideler dayatıldı. Kürtçe üzerindeki yasak bu şekilde devam ederken, 1935'te kabul edilen "Güneş-Dil Teorisi" ile Türklerin eski anavatanları olan Orta Asya'nın insan uygarlığının beşiği, Türkçenin de bütün dillerin anası olduğu ileri sürüldü. Bu teze göre "bilindiği gibi' Kürtler, erişilmesi güç dağlardaki tecritleri nedeniyle ve Farsların etkisinde kalarak kendi anadilini unutmuş olan Turan kökenli bir aşiretti.
Türkiye'de Kürt halkını eritme projesinin temel halkasını meşrulaştırma dayanağı olan bu zihniyetin ve çürük teorilerin yarattığı düşünsel bulanıklık ve tutulma eşliğinde Kürtçe okullarda, resmi dairelerde, medyada yaşamın her alanında hatta ev içinde bile yasaklanmış ve Türkçe "tek" dil olarak dayatıldı. öldürmekle bitirilmeyecek, tehciri mümkün olmayan bir halkı ebediyen susturmanın tek yolu dilini yok etmekti ve bu projenin omurgasıydı.
Varlığı bu projenin sürmesi ve sonuçlanması üzerine kurulu sistemin Kürt'ü nasıl yok etmeye çalıştığı ayrıntılarıyla uzun uzadıya yıllarca anlatılabilir, anlatılıyor, bilinmekte, belgeler ve tanıklarla aralıksız ve geniş bir biçimde incelenmekte, deşifre edilmekte ve irdelenmektedir.
Burada temel mesele yönetim zümresi dışında kalan Türk toplumunun 85 yıldır gelişmelere neden empati yapmadan baktığıdır. Sorunlaştırılan Kürt gerçeği sorunsalının aşılamamasında ve Türk toplumunun pozitif açıdan insiyatif alamamasında Türk halkında yer eden özgüvensizlik sorununun da payı olduğu açıktır.
Kürt coğrafyasında dağa taşa yazılan "Türk öğün, çalış, güven" gibi sloganlar, her sabah Kürt çocuklarına (hatta Türk çocuklarına da) zorla dayatılan övündürme antları Kürt'ü asimile etme, Kürt coğrafyasının tarihsel ve kimliksel yapısını değiştirme projesinin bir yansıması olduğu kadar zihinsel izdüşümünde, temelde empati yapamama ve yüz yılı aşkın bir özgüvensizlik denklemi bulunmaktadır.
Bu eksende özgüvensizlik sorunu kaynağını da aslında çözümsüzlüğü uzun vade de çözüm olduğunu kabul eden kurucu hakim zümrenin yarattığı görülmekte. Son 20 yılda Kürt sorunsalının çözümünde çok büyük aşamalar kaydedildiği gibi özellikle son 7-8 yıl içinde Kürtler geçte olsa, tırpanlanmışta olsa bazı temel haklarına kavuştu, çok büyük psikolojik kırılma noktaları yaşandı ve geride bırakıldı.
çok şey değişti.önce Kürtlüğün bir milleti ifade etmediği, Kürtçe diye bir dil olmadığını, bunların aslında "dağlı Türkler" olduklarını ve Kürt kelimesinin de "dağda yürürken 'kart, kurt' diye çıkan seslerden" geldiği bilimsel doğruları anlatıldı. Sonra olmadı "hangi Kürtçe, bir tane değil ki" diye müthiş soruyu soruldu. Türk dilinin farklı lehçeleri övünç kaynağı sayanlar , Kürtçenin farklı lehçeleri olmasını bir aşağılama veya yetersizlik unsuru olarak göstermeye çalıştılar. Kürtçe diye bir dilin hiç olmadığını söyleyenler, "iyi ama hangisi?" demeye başladılar. çok çok geçte olsa yok edemeyeceklerini anladıkları anda bari kontrol edelim deyip hangi Kürtçe cevabını bir çırpıda verip 7/24 Kürtçe TRT 6'i açtılar.
Seçim süreci ile birlikte oportünist bir anlayışla -Kürtlerden on yıllar önce anılıp bugün geri verildiği için Kürtlerin çok sevinmesi ve minnettarlık duyması beklenen- bazı adımlar gecikmiş özürler eşliğinde daha hızlı atılmaya devam ediyor, edecek.
Bu evirilme ve normalleşme durumu özgüvensizlik ve empati yapamama sorununun da, konsantrasyon eksikliği de olsa da çözülme eksenine girdiği görülüyor. çözülme sürecinde hiç kuşku yok ki sistemin kendi projelerinde ki iflası da yatıyor.
Topluma futbol, Eurovision vs. dışında öğünecek başarı sunmayan sistem, güvenilecek bir dalı kalmayan bu toplumu, uyduruk sloganlarla artık pohpohlayamamakta. Kürt sorunun çözümün de başlayan bu yeni dönem büyük oranda Kürtlerin mücadelesinin bir sonucudur ama bu pohpohlayamama durumunun Türk toplumunda ki tepkiselliğin dönüşümündeki etkisi yadsınamaz.
Kürt asimile edilmeye çalışılırken Türk'ün toplumsal yapısının temel kodları ile oynandı
Türk halkının büyük bir kısmında görülen bu empati yapamama durumu Kürt sorunun çözümünü çok sancılı ve bedelli bir hale dönüştürdüğü aşikâr. Ama empati yapmama ne yazık ki sadece Kürt gerçeğini anlamamakla sınırlı kalmamış, Türk ve kendini Türk gibi hisseden ve bu temel üzerine yetiştirilmiş Türk olmayan insanların günlük, sosyal, duygusal ve psikolojik yaşamlarına da hakim olduğu görülüyor.
Empati yapamamanın en doğal sonucu olan bencillik ve çıkarcılıkta aynı oranda Türk toplumunun insani ve ruhsal dinamiklerini derinden sarstı. Günümüz Türkiye'sinde azalma eğilimi görülse de hala insanlar çatışma, birbirini düşman görme, birbirini yeme yutma çabası içerisinde.
Türk yönetici zümresinin halkı kontrol altında tutmak ve Kürtlere karşı yürütülen haksız savaşı meşrulaştırmak için topluma empoze ettikleri empatiden uzaklaşma gerçeği; toplumsal yaşamı, günlük ilişkilerin yapısını değiştirdiği gibi aile, arkadaşlık ve duygusal ilişkilerde de bencilliği ön plana çıkartıp düşünsel ve kültürel ve ahlaki dejenerasyonu da hızlandırıyor. Buna batılı yaşam tarzını özenti biçiminde gelişen bir uygulama çabası da eklenince Türkiye'de ki siyasi amaçlarla enjekte edilen empatiden uzaklaştırma operasyonunun Türk toplumsal yaşamındaki yozlaşmanın, kültürel çürümenin hatta boşanma oranın yükselmesinin, aşk ve sevgi ilişkilerinin bencilleşerek kısırlaşıp basitleşmesine kadar etki alanın ne denli geniş olduğu gözleniyor.
Türk elitinin Kürtleri "yok etme' projesinde yapılan "hatalar' Türk toplumunun sosyal, ekonomik, sosyolojik ve hatta duygusal yaşamını kısırlaştırmış durumda. Dolayısıyla, gerçekleşen duygusal dejenerasyon toplumsal ilişkileri ve kültürel üretimin derinliğini de sekteye uğratıyor.
Kürt'e yöneltilen "silahlar' Kürtleri yok edemedikleri gibi Kürt toplumunun politize olmasını sağlarlarken Türk toplumun da ulusal ilerleyişini ve toplumsal ilişkilerinde kalıcı hasarlara yol açmışlardır. Yani Kürt'ü bitirme projesi Türk'ün de gelişimini durdurma projesi olmuştur. üstelik Kürt zarar görmüş, yara almış ama bitmemiştir. Aldığı yara ile daha öfkeli ve politize olan yeni nesil bir halkın normal ulusal bilincinin ötesinde bir birikim elde ederek gerçekleşen asimilasyonu tersine çevirme sürecini başlatmıştır.
Sonuçta Kürt'ü inkâr savaşı Türk'ün psikolojisini yıpratmış, ekonomisini bozmuş ve üretimini yavaşlatmıştır. Kürt toplumunun neler çektiği ve ne tür sonuçlarla karşı karşıya kaldığı ayrı, artık bilinen ve her gün irdelenen kaleme alınan, kayda geçen ve bugünlerde yeniden gündeme gelen Kürt cesetlerinin asitle eritildiği ölüm kuyuları gibi yeni "aydınlatılacak' olan "kefiş'ler ile zihinleri sarsamaya devam edecek bir durum.
Ama bu savaşın Türk halkına ne kadar zarar verdiği aslında Kürt'ün değil, Kürt'ü yok etmek için yapılanların ne denli Türk toplumuna zarar verdiği çok dikkate alınmıyor.
En basitinden Kürt coğrafyasında yürütülen, günümüzde sadece kendine demokratların namlular kendisine çevrilince başlattıkları bir tavşan kaç, tazı tut oyununa dönen Ergenekonlarla kısmen de olsa daha ayrıntılı deşifre olan kirli savaşın aktif alanında görev alanların, görevden sonra psikolojilerinin bozulup ve bir kısmının daha derin ruhsal patlamalar yaşayıp kendilerine ve çevrelerine zarar vermesi tesadüfî değil elbette.
Türk empati yapmaya başladığında Kürt'e yapılan haksızlık kadar aslında kendisinin de bu işten gördüğü zararın nitelik ve niceliğini de anlayacaktır. Kürt'e ait olanı Kürt'e vermemek için Türk neleri kaybetmiştir bu açığa çıkacaktır. Son 90 yıl Kürtlerin ulusal kaderini temelden sarstığı kadar Türklerinde toplumsal gelişimini o denli engellemiştir.
Kürt'ü bitirmeye harcanan enerji bu iki halkın geleceğine harcanmış olsaydı bugün sağlıklı, üretken, gelişmiş ve mutlu iki ulus bu uygarlığa kaynaklık etmiş geniş coğrafyada anlayış ve empati duyguları içinde kendi ulusal kimlikleri ve değerleriyle Dünya'yı şekillendiriyor olabilirlerdi.
Bu anlamsız tükenme, yitme ve yitirme bitsin diye daha sonra yeni yeni mezar taşlarına özür dilemek yerine artık;
Türk; empati yap, öğren ve anla!

Post a Comment: